Dini-Eğitim

    Filters
    Done
      • -30% İndirim
        155.00

        Bu çalışma bilindik kitap çalışmalarına benzemeyecektir. Hele akademik metot ve üslupla yazılan hiçbir kitaba benzemeyecektir. Kitabın üslubu başarabildiğimiz ölçüde sohbet havasında bilgi, fikir, bilinç içeren bir yapı oluşturacaktır. Doğrusu akademik çalışmalara ve Akademik üsluba hiç ısınamadım. Hep, sıcacık üslup, cümleler, satırlar, anlatımlar kalbime dokundu. İnsanların da kalplerine bu tür üslupların dokunacağına inanıyorum. Yanılıyorsam affedin! Kaldı ki; yeteri kadar İslam’da Aile üzerine akademik kitaplar yazıldı. Kitaplar yeterliydi yetersizdi bu konuya girmiyorum. Zaten bu konuda yorum yapacak yetkili değilim. Sadece kendim için bana yeterli gelmediğini söyleyebilirim. Bu çalışmada Müslim bir aile nasıl olmalıdır konusunda düşüncelerimi satırlara aktardım. Eksiklerim ola bilir. Hatta bazı cümlelerim, bazı yaklaşımlarım bazılarına aşırı gelebilir. Bu konularda tartışmayı sevmiyorum. Ancak uyarıyı seviyorum. Farklı fikir ve yaklaşımları olanlar kitabı okuduktan sonra bana ulaşırlarsa sevinirim. Çünkü Müslimler olarak birlikte birbirimizi güçlendireceğiz. Çalışmada bana destek veren, kitabın incelenmesi, eksikliklerin düzeltilmesi konusunda katkı veren kardeşlerime teşekkür ediyorum. Arzum yazdıklarımın Müslim kardeşlerime yararlı olmasıdır. Yararlı olabildiğim ölçüde olumlu şeyler yaptığıma inancım artacak, bana güç ve kuvvet verecektir.

      • -25% İndirim
        45.00

        Ruhun varlığı bilimsel bir gerçek mi dinî bir inanış mı?
        * Evrim teorisi hakkında çok farklı fikirler var. Bu teoriyi Allah’a inanmayanlar mı destekliyor? Teorinin aslı ve bilimsellik oranı nedir?
        * “Allah’a inananlar bilimden uzak olanlardır; bilim insanları, dehalar ve büyük zekâlar Allah’a inanmıyor” iddiası doğru mu?
        * Kalp ve ruh, sadece Allah inancı ve sevgisiyle dolarsa mutlu olur deniliyor. Böyle olmadan da ben mutluyum diyenler haklı mı?
        * Allah’ın, kimini zengin kimini fakir yaratması; kimini sağlıklı ki­mini hasta, kimini sağlam kimini engelli yapması adaletsizlik değil mi?
        * Allah son derece merhametli, şefkatli ise ve hep iyiliğimizi isti­yorsa o zaman kötülükleri niçin yaratıyor?
        * Allah varsa, niçin O’nu görmüyoruz?
        * Sonsuz hayatla ilgili araştırma yaparken kimlere inanmalı ve hangi kaynaklara güvenilmelidir? Niçin?
        * Her şeyi Allah yarattıysa o zaman Allah’ı kim yarattı?
        * Allah’ın varlığını, evrendeki varlıklara bakarak nasıl anlarız?
        * Allah’ın bir şeye ihtiyacı yok, öyle ise tüm varlıkları niçin yarattı?

        BUNLAR VE BENZERİ İLGİNÇ SORULARIN CEVAPLARINI BİLİMSEL GERÇEKLER IŞIĞINDA BULABİLECEĞİNİZ VE
        BELKİ DE TEKRAR TEKRAR OKUMAK İSTEYECEĞİNİZ BİR KİTAPLA BAŞBAŞASINIZ…
        Tanıtım MetniTanıtım Metni

      • -35% İndirim
        195.00

        Hamd, Yüceler Yücesi, Halim, Hâkim, Ğafur, Rahim olan âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur. O Allah ki; Rahmeti tüm âlemi ihata eden Rahman ve Rahmeti Müminlere has olan Rahim ve Kıyamet Günü sahibidir. Gökleri ve Yeri altı günde yaratan o’dur ve Ebu’l Beşer olan ilk insanı (Âdem a.s.) süzülmüş çamurdan (sülâleden) yaratandır. (Bu mertebe ilk insan olan Âdem’in yaratıldığı dolayısıyla insan cinsinin, insan organlarının başlangıç evresidir. Sonra onu nutfe halinde sağlam bir yere koyandır. Sonra görenler için siyah bir pıhtı olan nutfeden Alak’ı yarattı. Sonra alaktan bir çiğnem et miktarı kadar olan mudğayı yarattı. Sonra bu mudğadan üzerinde kurulacak olan sağlam binanın (insan iskeleti) esasını teşkil eden muhtelif ebat ve şekillerde kemikler yarattı. Sonra bu kemikleri elbise giydirir gibi etle giydirdi. Ve böylece bambaşka bir mahlûk yarattı ve en güzel yaratıcı olan Allah (c.c.) ne yücedir.

      • -55% İndirim
        150.00

        Birincisi: Bir metinde gerçek mana budur, demenin bir belgesi, bir test edicisi olması gerekir. O belgeyi ve o test edici noktayı bize gösteren, dinin ana konularının dengesinden ortaya çıkan soyut güzelliktir. Bir metin için bu mecazdır, diyebilmek için o mecazî mananın, belagat ilminin şartları çerçevesi içinde olması gerekir. Bu iki prensip esas alınmazsa ve bunun sonucu olarak mecaz olan metinleri gerçek mana olarak dayatmak ve hakikat olan bilgileri mecaz diye görmek ve göstermek cehaletin hükümferma olmasına güç verir. Orta yolu gösterecek, ifrat ve tefriti önleyecek sadece şu dört mihenktir: 1) Dinin temel konularının mantalitesi. 2) Belagat ilmi. 3) Mantık ilmi. 4) Hikmettir (fen ilimleridir.) Bediüzzaman, Muhakemat’ın 5. Mukaddimesinde bu bilgileri bize verdikten sonra aynı kitabın Birinci Makalesinin Sekizinci Meselesinde ise:
        Mecaz için farklı karineler olabilir; mesela bir metnin mecaz olduğuna dair, metnin akıl yönünden muhal olması karine olabileceği gibi; metin dışından başka maddi bir delil veya sıradan bir delil veya metnin bağlamı o metnin mecaz olduğuna karine olabilir. Ayrıca Kur’an’ın başka ayetlerinde geçen bazı hakikatler de diğer ayetlerin mecaz olması için karine olabilir” diye söylüyor. Ve bazen de bazı ayet ve hadislerin mecaz olduğu kabul edildiği halde tercümede maksut mana esas alınmaz da meal esas alınır. Dolayısıyla mecaz olan o ayet ve hadislerin mucizevî güzelliği ve belagati yine kaybolur, diye dinî neşriyatın yazar ve yayıncılarını uyarıyor.

        İkincisi: İslam âleminde bugünkü bilimlere uygun olarak varlık ve hayat algısı oluşmuyor. Çünkü Müslüman âlimler her bir bilim dalından sadece bir parça biliyorlar. Bilimsel bir fotoğraf ortaya çıkmıyor. Dolayısıyla sağlıklı bir varlık ve hayat algısı oluşmuyor. Bediüzzaman bu içinden çıkılmaz sorunu Muhakemat kitabında şöyle tasvir etmiştir: Nasıl ki, başka âlemden bu küreye gelen tasvirci bir nakkaş farz olunsa: Hâlbuki ne insanı ve ne insanın gayrisinin (insandan başka canlıların) tam suretini (fotoğrafını) görmemiş; belki her birisinden bazı azasını görmekle insanın tasviri veyahut gördüğü eşyanın umumundan bir sureti tasvir etmek isterse; meselâ, insandan gördüğü bir el, bir ayak, bir göz, bir kulak, yarı yüz ve burun ve amame (sarık) gibi şeylerin terkibiyle bir insanın timsali yahut nazarına tesadüf eden atın kuyruğu, devenin boynunu, insanın yüzünü, aslanın başı bir hayvanın sureti yapsa; nasıl ki imtizaçsızlıkla kabil-i hayat olmadığı için şerait-ı hayat (hayat şartları) böyle ucubelere müsait değildir, diyecekler ve nakkaşı ittiham edecekler.. Şimdi bu kaide, fenlerde (bilim dallarında) aynen cereyan eder (geçerlidir.) Çaresi odur ki: Bir fenni esas tutup sair malûmatını avzen ve zenav (havuz veya havuza akan arklar) gibi yapmaktır. Yani eğer kişi bir ilmi esas alırsa; esas aldığı ilmi havuz gibi yapmalı, diğer ilimleri de o havuza akan arklar gibi etmelidir. Ve eğer kişi malumatını esas alırsa, o malumat ve bilgileri, her birisi hakikatin bir kanalı olan muhtelif ilimlerden beslenmeli.

        Üçüncüsü: İslam âlemi, Orta Çağın kültürel birikimini dinî birikim sanıyor; din ve varlık hakkında çağımıza uygun olarak bilim birikimini ve epistemolojisini oluşturamıyor. İşte Bediüzzaman bu sorun için de şöyle bir çözüm öneriyor: Geçmiş çağların derelerinde egemen olan garaz, düşmanlık ve üstün gelme arzusunu doğuran faktör; duygusallık, arzular ve güç idi. O zamanın insanlarını irşad için şiirsel ve duygusal hitabeler yeterli idi. Çünkü duyguları okşamak, insanların eğilimlerini etkilemek için vaiz ve hatip tarafından iddia edilen konuyu süslü ve parlak olarak göstermek. Veya gündemdeki o konuyu korkunç göstermek veya parlak tasvirlerle hayale hoş göstermek, güçlü ve açık delilin yerini tutar idi. Fakat bu çağımızda burhandan (akıl ve fenlerden) başkası insanları tatmin eden bir şey bulunmuyor.

      • -30% İndirim
        126.00

        Berr, Esmaü’l-Hüsna’dandır; ’’iyilik sahibi’’ demektir. O’nun isimleri iyilik hazineleri ile doludur.
        Ayet-i kerimede ’’En güzel isimler Allah’ındır. O’na bunlarla dua edin.’’(Araf,180) buyrulmaktadır.
        Bu ayetin bize şunları anlattığı söylenebilir:
        .O’nun isimlerinin her biri güzeldir.
        .O’nu, isimleri ile tanımaya çalışmalıdır.
        .Dualarımıza icabet edilmesine en önemli bir vesile, isimlerini anarak O’na yönelmektir.
        .Dualarımızı işiten, arzularımızı yerine getiren; ihsanı bol, merhameti geniş bir Rabbimiz var.
        .Her bir ismin kendine ait bir alanı var çünkü ‘’O’na bunlarla dua edin’’ buyruluyor.
        .Dua önemli bir ibadettir ve Rabbimiz katında ‘’O’na isimlerini anarak dua etmek’’ çok değerlidir.
        .O’na isimleri ile dua etmek bizi en güzel neticelere ulaştırır. ‘’En güzel isimler’’ denilmesiyle buna işaret edilmiş.

      • -31% İndirim
        110.00

        Böylesine muhtasar bir kitabı hazırlamak hiç de kolay olmadı. Zülfiyâre dokunacağını bilerek kendimle az mücadele etmedim.
        Nüfusumuzun yüzde doksanı Müslüman olmasına rağmen dinini öğrenip öğretmede yanlışları gördükçe kalemim de feryat etti. Akla ve bilme pek az yer verdiğimiz için, başımıza her gelen felaketi kader yorganı altında
        Yaratana fatura ettik.
        Kadir gecesi yanında nice geceleri kandile çevirdik. Cehennem üzerine Sırat Köprüsünü monte etmekle kalmadık, Peygamberimizi Allah’la konuşturduk. Hacerül-Esved’i şefaatçi yaptık.
        Kurban kesmeyi kimimiz vacip, kimimiz farz kıldık. Kabir azabı ile insanlarımızı korkuttuk. Kuranı Kerim’i hadislere boğdurduk. Dahası da var…

      • -29% İndirim
        135.00

        Soru: Peki, bu kadar açık ve evrensel realitelere rağmen, neden dindar ve dinsiz kesimlerden birçok aydın kaderin varlığını kabul etmiyor?

        Cevap: Dinsiz kesim, varlıkta maddeden başka bir güç ve realite kabul etmediklerinden, bilinçli planlama, düzenleme ve dengeleme demek olan kaderi inkâr etmek zorunda kalıyorlar. Mevcut doğal yasalardaki sonsuz bilinç ve sanatlı işleyişi de ya bilinmezliğe veya tesadüfe vermekten kaynaklanan körlüklerinden dolayı bu gerçeği göremiyorlar.

        Modern dindar kesim ise; Ontolojik olarak varlığın mahiyetini, sonsuzluk ve zaman-üstülük gibi evrensel hakikatleri bilmediklerinden ve birçok insanın varoluşsal ve ahlakî bir değer olarak kaderi kendi günahlarına bir bahane yaptıklarını gördüklerinden, bu önemli iman rüknünü inkâr ediyorlar. Ve kaderi açıkça anlatan onlarca Kur’an ayetini anlamsız ve mühmel bırakıyorlar.

        Bu iki neden dışında, bu asırda dindar-dinsiz herkeste benlik ve gurur fazlaca ajite edildiğinden insanlar, sınırsız sandıkları özgürlük ve iradelerini belli oranlarda sınırlayan, onları İlahi sonsuz sisteme entegre eden; yani manen gerçek özgürlük olan kulluğa yönlendiren kadere inanmak istemiyorlar.

        Dindar kesim ise, siyasi ve kültürel olarak kendilerini bir peygambere, bir dine bağlı da görseler, bu asırda çokça gelişen materyalizm, pozitivizm ve nedensellik, o dindarlara varlığı ve hayatı bir derece kaotik ve karanlık olarak hissettiriyor. Haliyle insan farkına varmasa da hissiyatına aykırı olabilecek şeylere inanmak istemez.

        Evet, kadere inanmayan kişi, başta iyilik-kötülük olmak üzere her şeye, birçok güce ve sebebe yetkinlik ve etkinlik vermek zorunda kalır. Dolayısıyla böyleler, sonsuz olan birlik ve bilincin aydınlığından mahrum kalıp şirkin ve fikir anarşizminin en kötü şeklinin içine düşer. İşte bakın Mecusiler dindar oldukları halde birlik, bilinçli yaratılış ve sonsuz sistem demek olan kadere inanmadıkları için, iyilik ve kötülük tanrıları (Yezdan ve Ehriman) diye iki ayrı yaratıcıya inanıyorlar.

      • -30% İndirim
        175.00

        De ki: “Kulluğunuz ve niyazınız olmasa Allah size ne diye değer versin!
        Furkân Suresi 77

        “Kullarım sana, beni sorduğunda (söyle onlara): Ben çok yakınım. Bana dua ettiği
        vakit dua edenin dileğine karşılık veririm. O halde (kullarım da) benim davetime
        uysunlar ve bana inansınlar ki doğru yolu bulalar.”
        Bakara Suresi 186

        Allah’ım! Senin bize çok yakın olduğunu, dualarımıza icabet edeceğini biliyor ve
        Sana dualar ediyoruz, dualarımızı ve ibadetlerimizi kabul eyle. Allah’ım! Bizi ve neslimizi Sana lâyık kul, habibin Hz. Muhammed’e (sav) lâyık ümmet eyle. Bizi yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennem azabından koru. Allah’ım! Bizi Kur’an’ı rehber, Hz. Muhammed’i (sav) önder edinen salih, takva sahibi kullarından eyle, bizi bağışla, müslüman olarak yaşat, müslüman olarak öldür ve vaad ettiğin nimetlere eriştir. Allah’ım! Semavi ve dünyevi her türlü hastalıklardan, belalardan, felaket ve afetlerden muhafaza eyle. Âmin. Yâ Muîn ve Yâ Mucibe’d-deavat, Yâ Ze’l-Celali ve’l-ikram.

      • -32% İndirim
        190.00

        Elinizdeki bu Türkçe metin, Kur’an’ın geniş ve derin manalarının öz ve kısa bir mealidir. Kur’an’da anlatılan ilahî yasaları, vahiy mesajlarını anlamak, hatırlamak ve onlara mütevazı bir ayna olmak üzere bir insanın sınırlı zihninden örülen Türkçe bir anlatımdır.

        Mealin Kur’an’a göre olan konumuna değinmeden evvel Kur’an’ın asıl özü olan vahiy hakkında birkaç söz söylemek istiyorum. Kur’an’ın kısa bir tarifinden sonra (diğer) meallerdeki hatalar ve bu mealimizde uyguladığımız metot ve yönteme değineceğim.

      • -35% İndirim
        65.00

        -Dede, ilk insanlar neyden yaratılmıştır? Yani onlar ilkel miydi? Ya da bizim atalarımız insan mıydı yoksa kurbağa, kaplumbağa, maymun falan mı?

        -İnsan eşref-i mahlûkattır dedi dedesi Akif’e. İnsanoğlu yeryüzünün halifesidir. Bizim atamız yani ilk insan, ilk peygamber Hz. Adem’dir. Allah Hz. Adem’e meleklerin dahi bilmediği isimleri öğretti. Hadi çorbanı bitir de yaratılışla ilgili ayetleri Kuran-ı Kerim’den birlikte okuyalım.

      • -25% İndirim
        135.00

        Beytullâh yolculuğunda bir ayrılış tablosu vardır yaşayana, anadan, babadan, yârdan ve çocuklardan… Bu, aslında hiç unutulmaması gereken, her daim canlı tutulması elzem olan bir duygu… Ayrılışların ne zaman olacağı belli mi ki? Dünyalık sürenin ne zaman dolacağını biliyor musun? Öyleyse ayrılışlara her daim hazırlıklı olmalısın. İşte bu yolculuk bunun bir hatırlatıcısı. Ya dönüşün yoksa! Er ya da geç yaşanacak olanı hiç unutma! Zordur ayrılışlar; gideceğin yere gitmek istemesen de! Çeker alır seni yârdan arkadaştan.

      • -24% İndirim
        145.00

        Yakınlarınızdan, tanıdıklarınızdan namaz kılmayanlar mı var? Namaz kılmayanlara neyi nasıl anlatacağınızı mı bilmiyorsunuz? Anlatmaya fırsat mı bulamıyorsunuz? Yoksa siz de mi namaz kılmıyorsunuz? Buyurun…
        NAMAZ KILMAK
        Allah’ın (c.c) Emridir
        Müslüman Olmanın gereğidir
        En Önemli İbadettir.
        İnsan Ruhunun İhtiyacıdır
        Aklın Gereğidir
        Herkes Çoban ve Raiyetinden Mesul
        İnsan Ömründe Az Bir Yer Tutar
        İnsanın Günahlarını Temizler
        Allah’ın (c.c) Verdiği Nimetlere Karşı Şükürdür
        MAZERET YOK
        İşlerin Çokluğu ve Yoğunluğu
        Vakit Darlığı
        İlerde Kılarım
        Namaz Kılmıyorum Ama Kimseye Kötülük de Yapmıyorum
        Bazı Namaz Kılanlardaki Kötü Ahlak
        Hali Hazırda Dünyadaki Müslümanların Perişan Hali
        Namaz İnsanı Kötülüklerden Alıkoyar, Alıkoymuyorsa O Namaz
        “Kılınamıyor” Demektir.
        Benim Kalbim Temiz
        Allah (c.c) Merhametlidir Affeder
        Namaz Kılmamanın Cezası Var

        NAMAZI HIZLI KILMAK
        “Kiminle konuştuğunuzu bilseydiniz, namazdan hiç ayrılmazdınız.”
        Hz. Muhammed (a.s)
        Namazı hızlı kılmak diye bir şey yoktur. Namaz kısa kılınabilir, yani namazda bir satırlık kısa sureler veya ayetler okunabilir, ama bunlar hızlı okunmaz.
        Rükü ve secde hızlı yapılamaz.
        Hızlı yapılırsa o “namaz” olmaz:
        Hz. Peygamber namazı hızlı kılan birisine;
        “Dön de namazını yeniden kıl, çünkü sen namaz kılmış olmadın”
        buyurdu.

      • -35% İndirim
        85.00

        “Ulvi gayesi yolunda çile çeken bütün ehl-i imana” ithaf olunan Nur Hüzmesi’nin içindekiler kısmından bir kesit şöyledir:

        Hicret.

        Cennet Yolu.

        Ayrılık İmtihanı.

        Hilim ve Teenni.

        İnsanlardan İblisler.

        Hüsrana uğrayanlar.

        İsm-i Âzamın Gizliliği.

        Musibet Vaktinde Bir Dua.

        Hz İsa’nın (aleyhisselam) Nüzûlü.

        İnsanın İmtihanı ve Rıza Makamı.

      • -35% İndirim
        85.00

        Kitap Kur’an’da geçen bazı konuları incelemektedir. Özellikle Kur’an’da geçen kıssaların ortaya koyduğu açılımların günümüze nasıl ışık tutacağı üzerinde duruluyor.
        Kur’an’ın temel metodunda ortaya çıkan en önemli nokta; ayetlerin Arapça kelimelere Kur’an bütünlüğünde anlam yükleyerek kavramlaştırmaya gitmesidir.
        Allah, “Ayetlerini anlasınlar diye Arapların konuştuğu apaçık bir Arapça ile göndermiştir.” Bu ay şunu anlıyoruz. Ayetlerde kullanılan kelimelerin Arapların kullandığı kelimeler olduğudur. Arapların kurduğu cümlelerin ayetlerde kurulduğudur. Dolasıyla Araplar bir deyim kullanıyorsa ayetlerde geçecektir. Araplar konuşurken bazı imgeler, bazı simgeler kullanıyorsa ayetlerde geçecektir. Bu nedenle ayetlerin açılımlarını anlamak için Arap dilindeki deyimleri, atasözlerini, imgeleri, simgeleri, benzetmeleri (müteşabihleri) bilmemiz gerekir. Mesela; Türkçeyi kullanan bir yazar “İn cin top oynuyor” dediğinde, bu deyimin ne anlama geldiğini Türkçe konuşan bilir. Ancak bu deyimi mesela İngilizce çevirisini okuyan bir İngiliz bilmez. Onun için bu deyim aynı şekilde İngilizceye çevrilip, İngilizlere okutulurken bunun bir deyim olduğu, deyimin kastı açıklanmazsa, okuyanlar anlamayacaktır. Bunun gibi Kur’an Arapçadan başka bir dile çevrilirken, deyimleri, atasözleri, imgeleri, simgeleri bir notla açıklanmalı ya da kastedildiği konularla çevrilmelidir.
        Kitap bu konulara açılım getirme çabasını taşımaktadır.

      • -30% İndirim
        175.00

        Allah’ın, kullarına indirdiği kitapta kurallarını açıkladığı din olan ‘İslam’ yerine; din tacirlerinin kendilerine çıkar sağlamak için oluşturdukları, Kur’an dışı bir ‘sahte din’ yüzyıllardır hüküm sürmektedir. İnananların çoğu da bu ‘sömürü dini’nden geçinenlere tâbi olup, kulluk yaparak, doğru yolda olduklarını zannetmektedir. Oysaki onlara tabi olmak, Allah’ın affetmeyeceğini belirttiği tek günah olan şirktir. Ancak bu sahte dini oluşturanlar, ‘şirk’in Kur’an’daki anlamını değil de, ona tamamen ters düşen fakat menfaatlerine uygun bir ‘şirk’ kavramı öğrettiklerinden, İslam’ı, Kur’an’dan değil de bu kişilerden ve/ya yazdıkları kitaplardan öğrenenler, şirke düştüklerini fark edememektedir.

        Din tacirleri, her şeye rağmen Kur’an’a yönelen insanların, gerçek İslam’ı öğrenmelerini önlemek için, ayetlerin anlamını tahrif edip, menfaatlerini koruyacak şekilde değiştirerek Türkçeye çevirdikleri mealleri piyasaya sürüp, yine Kur’an’ı saklamayı başarmışlardır. Anlamları değiştirilen ayetler içinde abdest alma, namaz kılma, oruç, zekât ve hac gibi nüsuklar da vardır. Aslında çok kolay olan bu ibadetler, farz olmayan pek çok şey ilave edilip, işkenceye dönüştürülerek, yüzyıllardır, inananlara zulmedilmektedir. Maalesef bu sahtekârlık da şimdiye kadar herhangi bir şekilde dile getirilerek duyurulmamıştır.

        Bu kitapta; ayet anlamlarının nasıl değiştirildiği ve yüzyıllardır, Müslümanlara, çok büyük, MADDİ, MANEVİ VE TELAFİSİ İMKÂNSIZ BÜNYEVİ ZARARLAR verilerek yaşatılan sahte din/şirk dini/sömürü dini ile İSLÂM DİNİ arasındaki farklılıklar Kur’an ayetleriyle açıklanarak, inananların, yüzyıllardır SAKLANAN KUR’AN ile buluşması amaçlanmıştır.

      • -34% İndirim
        185.00

        Evrim bugün için onlarca bilim dalı tarafından gözlemlenen bir gerçekliktir. Dolayısıyla ilk insanlar çocukluk seviyesinde yaşadıkları ve soyut değerleri idrak etmedikleri için; putperestlik yani her bir kabilenin somut bir putu var olmuştur. Bu ise o dönem için yanlış değil idi. (İbn Arabi) Çünkü bu doğal fakat ilkel inançlar, insanları göreceli olarak birliğe, aidiyete ve yine göreceli olarak rekabete sevk ettiği gibi; o inançlar sayesinde bilim ve medeniyet gibi birçok soyut kavram da öğreniliyordu.
        Tevrat’ta (Tekvin, 6/8) ve Kur’an’da (4/163) görüldüğü gibi; ilk semavi din, Nuh dönemi ile başlıyor. Din gelince artık bölünmeye sebep olan kabile ve klanlara mahsus putlar yerine herkesin taptığı manasına gelen Elohim kelimesi kullanılmaya başlandı. Elo tapılan demektir; him de herkes demektir. İkisi beraber Herkesin Tanrısı manasına gelir. Yani kelime çoğul edatı almış değildir; herkesin taptığı manasına gelen isim tamlamasıdır.
        Eğer başta Arkeoloji olmak üzere bilimsel disiplinleri esas alırsak, Yahudi milletinin Milattan 700 yıl öncesini bilmiyoruz diyebiliriz. Yani Akadlar, Milattan 2000 yıl önce Mezopotamya’da imparatorluk kurdular; sonra beşe bölündüler. Bu 2000 yılın 1300 yılı Yahudiler için göçebelik olarak geçmiş. Milattan 700 yıl öncesinden Filistin’de Güney ve Kuzey iki krallık kurduklarını tarihen biliyoruz. Bundan öncesi için Yahudilere yönelik Orta Doğuda özellikle Filistin’de hiçbir tarih ve arkeolojik veri bulunmamıştır. Tufan Kıssasını, onun Akad versiyonu olan Gılgamış Destanı ile karşılaştırdığımızda, Yahudilerin çok dindar, göçebe ve Akad kültürünün geç dönem bir devamı olduğunu anlıyoruz.
        Arketipler konusunda çok verimli bir kültüre sahip olan Akadların torunlarından olan Yahudilerden çok peygamberler gelmiştir. Her birisi metafizik açılımlarını yani aldıkları vahyi bir havuz gibi olan Talmud’a geçiriyorlardı. Sonra dini yetkililer, onları millete mal ediyorlardı. Fakat göçebelik bitince ve akabinde krallıklar kurulunca insanlar o metafizik ve sosyal kollektif kavramları tarih sandılar. Çünkü diğer milletlere karşı üstünlüklerini ispat etmek zorunda idiler. Babil sürgününe (M.Ö. 608-538) kadar böyle devam etti. Sürgünde Tevrat kaybolunca Üzeyir Peygamber tarafından yeniden yazıya geçirildi.
        Üzeyir’in Yahudi tarihinde ön plana çıkışı Babil sürgünü sonrası döneme rastlar. Onun bu dönemde gerçekleştirdiği en önemli bir faaliyet Tevrat’ı yeniden yazmasıdır. Ezra ve Nehemya kitaplarında, Musa’nın şeriatı konusunda “zeyrek bir yazıcı” olarak nitelenmesinin yanında “din bilgini” anlamında “kâhin” diye de anılmıştır. Haggadacı gelenekte ise Üzeyir’e çok büyük bir saygınlık atfedilmiş; onun sıradan bir rahip-kâhin değil çok büyük bir dinî lider olduğu kabul edilmiştir.
        Üzeyir Yahudilerce peygamber-üstü konuma sahip mümtaz bir şahsiyet olarak telakki edilmiştir. Üzeyir’i Hz. Musa ile mukayese eden Rabbiler onun da Musa gibi Tevrat’ı almaya layık olduğunu iddia etmiş ve bu iddialarını “Eğer Musa dünyaya daha önce gelmemiş olsaydı Tevrat Üzeyir’e vahyedilirdi” sözüyle klişeleştirmişlerdir.