Açıklama
| Baskı Tarihi | Kasım 2025 | Baskı Boyutu | 13,50 x 21,00 cm |
|---|---|---|---|
| Baskı Sayısı | 1. Baskı | Kağıt Cinsi | 2. Hamur |
| Cilt Tipi | Ciltsiz | Çevirmen | |
| Sayfa Sayısı | 360 | Yayın Dili | Türkçe |
₺350.00 ₺230.00
Ehlibeyt, Kur’an ve Sünnet’i en iyi bilen, en güzel yaşayan, yaşamaya çalışan, örnek bir aile.
Mâsum ve mazlumların âbidevî şahısları onlar.
Başlarında iki cihan serveri Peygamberimiz Hz. Muhammed var. Evliyalar Şâhı Hz. Ali ikinci sırada.
Emevi ve Abbasilerin acımasız ve gaddarca zulümleriyle bütün dünyaya yayılmak zorunda kalmışlar!.. Onlara en çok sahip çıkanlar ise, yollarına yoldaş, dindaş, kardaş olan Müslüman Türkler olmuş.
| Baskı Tarihi | Kasım 2025 | Baskı Boyutu | 13,50 x 21,00 cm |
|---|---|---|---|
| Baskı Sayısı | 1. Baskı | Kağıt Cinsi | 2. Hamur |
| Cilt Tipi | Ciltsiz | Çevirmen | |
| Sayfa Sayısı | 360 | Yayın Dili | Türkçe |
Sadece bu ürünü satın almış olan müşteriler yorum yapabilir.
-17% İndirimİbn Teymiyye hem bir muhaddis, hem bir müfessir, hem bir tarihçi, hem bir fakih kısacası hayatını ilme adamış bir şahsiyettir. O yoğun bir ilmi birikime sahip, aklî ve naklî ilimlere derinlemesine vakıf bir İslâm âlimidir. Hazırlamış olduğumuz bu eserde müteahhirîn selefiyenin önemli temsilcisi kabul edilen İbn Teymiyye’nin, akıl ve nakil anlayışı üzerinde durulmuştur. Muhafazakâr ve tenkitçi kişiliğiyle İslâm düşüncesindeki aklî yönelimlere karşı çıkan bir ilim adamı olarak takdim edilen İbn Teymiyye aslında gelenekçi çizgiye açılımlar ve yenilikler getirmeye çalışmıştır. O sahih nakil ile salim aklın birbirine zıt olmayacağı tezini savunmuş, aklın naklin hizmetinde ve ona uygun olması gerektiğini belirtmiş, İslâm dinini anlama ve yaşama konusunda Kur’an ve sünnetin önemine dikkat çekmiştir. İbn Teymiyye kendi döneminde ve öncesinde Müslüman aklını tehdit eden felsefi cereyanların zararlarını yok etmek için yoğun felsefi faaliyet göstermiştir. Onun hem kendi yaşadığı döneme hem de sonraki dönemlere etkisi büyük olmuştur. Birçok kişi ve hareket ondan etkilenmiş, birikimi ve ortaya koyduğu aksiyondan dolayı birçok kişi de ona cephe almıştır.
-32% İndirimEvrim bugün için onlarca bilim dalı tarafından gözlemlenen bir gerçekliktir, artık. Dolayısıyla ilk insanlar çocukluk seviyesinde yaşadıkları ve soyut değerleri idrak etmedikleri için; putperestlik yani her bir kabilenin somut bir putu var olmuştur. Bu ise o dönem için yanlış değil idi. (İbn Arabi) Çünkü bu doğal fakat ilkel inançlar, insanları göreceli olarak birliğe, aidiyete ve yine göreceli olarak rekabete sevk ettiği gibi; o inanç duygusu sayesinde bilim ve medeniyet gibi birçok soyut kavram da öğreniliyordu.
Tevrat’ta (Tekvin, 6/8) ve Kur’an’da (4/163) görüldüğü gibi; ilk semavi din, Nuh dönemi ile başlıyor. Din gelince artık bölünmeye sebep olan kabile ve klanlara mahsus putlar yerine herkesin taptığı manasına gelen Elohim kelimesi kullanılmaya başlandı. Elo tapılan demektir; him de herkes demektir. İkisi beraber Herkesin Tanrısı manasına gelir. Yani kelime çoğul edatı almış değildir; herkesin taptığı manasına gelen isim tamlamasıdır. Kitab-ı Mukaddes çevirmenleri bu kelimeyi Allah diye çevirseler de Allah kelimesi Elohim kelimesinden daha geniş bir mana ifade eder. Her ne kadar Elo kelimesi ile aynı kökten geliyorsa da Allah kelimesi, kök ve terim olarak sonsuzluk ifade eder. El takısı aldığından normalde Elo manasına gelen İlah kelimesinden daha geniş bir mananın ifadesidir.
Tevrat’ta bu Elohim kelimesinden sonra genellikle Yahwe (Yahuwe) kelimesi geçiyor. Bu kelime Ey O diye çevrilir. Daha doğrusu bunun tam tercümesi, ey ismi olmayan tarzındadır. Çünkü isim, sınırlı olan eşyaya konulan belirti demektir. Allah ise sonsuz olduğundan O’nun ismi olmaz. Dolayısıyla bu kelimenin manası ey sonsuz olan İlah demek olur.
Bu kelimeyi ilk olarak İbrahim kullanmış ise de (Tekvin, 22/14) asıl kullanılışı, Çıkış kitabında başlıyor. Çıkış kitabı ise, Yahudi Milletinin Benî İsrail (dindar-medeni millet) olmasını ve bunun altyapısını anlatan kitaptır. Çıkış İbranicesi: Fısıh gerçek ve tam özgürlük demektir.
-32% İndirimBirincisi: Bir metinde gerçek mana budur, demenin bir belgesi, bir test edicisi olması gerekir. O belgeyi ve o test edici noktayı bize gösteren, dinin ana konularının dengesinden ortaya çıkan soyut güzelliktir. Bir metin için bu mecazdır, diyebilmek için o mecazî mananın, belagat ilminin şartları çerçevesi içinde olması gerekir. Bu iki prensip esas alınmazsa ve bunun sonucu olarak mecaz olan metinleri gerçek mana olarak dayatmak ve hakikat olan bilgileri mecaz diye görmek ve göstermek cehaletin hükümferma olmasına güç verir. Orta yolu gösterecek, ifrat ve tefriti önleyecek sadece şu dört mihenktir: 1) Dinin temel konularının mantalitesi. 2) Belagat ilmi. 3) Mantık ilmi. 4) Hikmettir (fen ilimleridir.) Bediüzzaman, Muhakemat’ın 5. Mukaddimesinde bu bilgileri bize verdikten sonra aynı kitabın Birinci Makalesinin Sekizinci Meselesinde ise:
Mecaz için farklı karineler olabilir; mesela bir metnin mecaz olduğuna dair, metnin akıl yönünden muhal olması karine olabileceği gibi; metin dışından başka maddi bir delil veya sıradan bir delil veya metnin bağlamı o metnin mecaz olduğuna karine olabilir. Ayrıca Kur’an’ın başka ayetlerinde geçen bazı hakikatler de diğer ayetlerin mecaz olması için karine olabilir” diye söylüyor. Ve bazen de bazı ayet ve hadislerin mecaz olduğu kabul edildiği halde tercümede maksut mana esas alınmaz da meal esas alınır. Dolayısıyla mecaz olan o ayet ve hadislerin mucizevî güzelliği ve belagati yine kaybolur, diye dinî neşriyatın yazar ve yayıncılarını uyarıyor.
İkincisi: İslam âleminde bugünkü bilimlere uygun olarak varlık ve hayat algısı oluşmuyor. Çünkü Müslüman âlimler her bir bilim dalından sadece bir parça biliyorlar. Bilimsel bir fotoğraf ortaya çıkmıyor. Dolayısıyla sağlıklı bir varlık ve hayat algısı oluşmuyor. Bediüzzaman bu içinden çıkılmaz sorunu Muhakemat kitabında şöyle tasvir etmiştir: Nasıl ki, başka âlemden bu küreye gelen tasvirci bir nakkaş farz olunsa: Hâlbuki ne insanı ve ne insanın gayrisinin (insandan başka canlıların) tam suretini (fotoğrafını) görmemiş; belki her birisinden bazı azasını görmekle insanın tasviri veyahut gördüğü eşyanın umumundan bir sureti tasvir etmek isterse; meselâ, insandan gördüğü bir el, bir ayak, bir göz, bir kulak, yarı yüz ve burun ve amame (sarık) gibi şeylerin terkibiyle bir insanın timsali yahut nazarına tesadüf eden atın kuyruğu, devenin boynunu, insanın yüzünü, aslanın başı bir hayvanın sureti yapsa; nasıl ki imtizaçsızlıkla kabil-i hayat olmadığı için şerait-ı hayat (hayat şartları) böyle ucubelere müsait değildir, diyecekler ve nakkaşı ittiham edecekler.. Şimdi bu kaide, fenlerde (bilim dallarında) aynen cereyan eder (geçerlidir.) Çaresi odur ki: Bir fenni esas tutup sair malûmatını avzen ve zenav (havuz veya havuza akan arklar) gibi yapmaktır. Yani eğer kişi bir ilmi esas alırsa; esas aldığı ilmi havuz gibi yapmalı, diğer ilimleri de o havuza akan arklar gibi etmelidir. Ve eğer kişi malumatını esas alırsa, o malumat ve bilgileri, her birisi hakikatin bir kanalı olan muhtelif ilimlerden beslenmeli.
Üçüncüsü: İslam âlemi, Orta Çağın kültürel birikimini dinî birikim sanıyor; din ve varlık hakkında çağımıza uygun olarak bilim birikimini ve epistemolojisini oluşturamıyor. İşte Bediüzzaman bu sorun için de şöyle bir çözüm öneriyor: Geçmiş çağların derelerinde egemen olan garaz, düşmanlık ve üstün gelme arzusunu doğuran faktör; duygusallık, arzular ve güç idi. O zamanın insanlarını irşad için şiirsel ve duygusal hitabeler yeterli idi. Çünkü duyguları okşamak, insanların eğilimlerini etkilemek için vaiz ve hatip tarafından iddia edilen konuyu süslü ve parlak olarak göstermek. Veya gündemdeki o konuyu korkunç göstermek veya parlak tasvirlerle hayale hoş göstermek, güçlü ve açık delilin yerini tutar idi. Fakat bu çağımızda burhandan (akıl ve fenlerden) başkası insanları tatmin eden bir şey bulunmuyor.



Henüz inceleme yapılmadı.